İbrahim’in Reddi ve Modern Dünyanın Kurban Edilen İsmail’leri: Küresel Sessizliğin Utancı

Milyonlarca Müslüman, Kurban Bayramı’nı idrak etmeye hazırlanırken, Hazreti İbrahim ve oğlu İsmail’in teslimiyet, iman ve en önemlisi çocuk kurban etme reddi üzerine kurulu hikayesi bir kez daha hatırlanıyor. Bu kutlu hikayenin özünde, bir çocuğun kurban edilmemesi gerektiği yönündeki derin ahlaki dönüm noktası yatmaktadır.

Ancak ne acıdır ki, günümüz dünyasının farklı coğrafyalarında milyonlarca çocuk, savaşların, işgallerin ve küresel siyasi çatışmaların acımasız yapısı içinde can vermeye devam ediyor. Gazze’de, Sudan’da, Yemen’de ve daha nice yerde çocuklar, artık sadece savaşın istenmeyen kurbanları olarak görülmüyor; uluslararası sistemin utanç verici sessizliği altında ölüme terk edilmiş bedenlere dönüşüyorlar.

Çocuk ölümleri, artık savaşın trajik sonuçları olarak değil, küresel haber döngüsünün sıradan birer unsuru gibi sunuluyor. Bir çocuğun cansız bedeni, ekranlarda birkaç saat dolaştıktan sonra, bir sonraki siyasi krizin gölgesinde kaybolup gidiyor. Modern toplum, çocukları korumakta kalmamış, onların ölümlerini normalleştirmeyi dahi öğrenmiştir. Bu, insanlık vicdanı için kabul edilemez bir durumdur.

Bugün Gazze’deki bir çocuk için Kurban Bayramı, gökten düşen bombaların sesini dinlemek anlamına geliyor. Oyuncakların yerini molozlar, aile sofralarının yerini geçici çadırlar, çocuk kahkahalarının yerini ise tarifsiz bir keder ve korku almıştır. Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları örgütlerinin raporları, savaşın en ağır yükünü çocukların taşıdığını defalarca gözler önüne sermektedir. Buna rağmen, küresel kamuoyu, çocuk ölümlerini bitmek bilmeyen bir medya gösterisinin rutin görüntüleri olarak tüketmeye devam etmektedir. Bu, küresel vicdanın ne denli köreldiğinin acı bir göstergesidir.

Kurban Bayramı’nın Ahlaki Anlamı Yeniden Düşünülmeli

Kurban Bayramı’nın etik anlamı bu nedenle yeniden gözden geçirilmelidir. Eğer İbrahim’in hikayesi, çocuk kurban etmeye karşı ahlaki bir sınır çiziyorsa, modern dünya bu sınırı çoktan ihlal etmiştir. Günümüz çocukları sadece savaşlarda ölmekle kalmıyor; siyasi hesapların, uluslararası sessizliğin ve küresel ikiyüzlülüğün kurbanı olarak feda edilebilir varlıklar haline getiriliyorlar.

Dini geleneklerde çocuklar masumiyet ve saflıkla ilişkilendirilir; savaşta ölen çocukların “melek” oldukları sıkça dile getirilir. Ancak asıl soru şudur: Dünya, çocukları yaşarken korumak yerine, neden ölümlerinden sonra onları kutsamayı tercih ediyor? Mesele artık sadece çocukların cennete gideceğine inanmak değil; onları yeryüzünde koruyamayan siyasi düzenle yüzleşmektir.

Çocuk ölümlerini yalnızca dini veya duygusal anlatılara indirgemek, siyasi sorumluluğu çoğu zaman gizler. Savaşlarda ölen çocuklar “kaçınılmaz kayıplar” olarak çerçevelendiği sürece, devletlerin, silah endüstrilerinin ve uluslararası aktörlerin rolü arka planda kalmaya devam edecektir. Oysa çocukları öldüren sadece bombalar değil, aynı zamanda o bombaları mümkün kılan siyasi kararlardır.

Batı’nın İkiyüzlü Politikaları ve Çocuk Hakları

Batı’nın insan hakları söylemi ile çağdaş savaş politikaları arasındaki çelişki artık gizlenemez hale gelmiştir. Siyasi retorikte demokrasi, özgürlük ve çocuk hakları yüceltilirken, silah ticareti ağları sivilleri ve çocukları katleden savaşlardan kar elde etmeye devam etmektedir. Masum hayatları koruma çağrıları zayıf, seçici ve siyasi koşullara bağlı kalmaktadır. Çocukların hayatlarına atfedilen eşitsiz değer, küresel düzende işleyen derin ahlaki hiyerarşiyi açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, özellikle Filistin topraklarında, Siyonist işgalin vahşeti karşısında uluslararası toplumun çifte standardını gözler önüne sermektedir.

Üstelik sorun sadece fiziksel ölümle sınırlı değildir. Savaştan sağ kurtulan milyonlarca çocuk, yoksulluk, yerinden edilme, travma ve sürekli korku içinde büyümeye devam etmektedir. Oyun dilini öğrenmek yerine hayatta kalma dilini öğrenmek zorunda kalan bir çocuk, sadece insani bir krizi değil, aynı zamanda insanlığın kolektif ahlaki başarısızlığını temsil etmektedir. Belki de günümüzün en büyük ahlaki krizi, çocuk ölümlerine ağıt yakmak ile onları önlemek arasındaki farkta yatmaktadır. Modern dünya, siyasi sorumluluk almaktan çok, acıya alışmaya daha yatkın görünmektedir.

Belki de en rahatsız edici gerçek, çocukların ölmeye devam etmesi değil, dünyanın onların ölümlerine giderek alışmış olmasıdır. Bir zamanlar insan vicdanını sarsması gereken bu durum, siyasi tartışmalar, medya döngüleri ve diplomatik hesaplar içinde hızla kaybolup gitmektedir.

Bu nedenle, bugün Kurban Bayramı’ndan bahsederken, sadece dini bir ritüelden değil, aynı zamanda çocukların yaşama hakkından da bahsetmeliyiz. Hiçbir çocuk kurban edilmemesi gerekiyorsa, aynı ahlaki netlik, çocukları farklı biçimlerde kurban etmeye devam eden savaşlara, işgallere, sınırlara ve siyasi sistemlere karşı da yöneltilmelidir. Aksi takdirde, modern dünya, İbrahim’in bir zamanlar reddettiği türden fedakarlığı, yeni siyasi biçimlerde yeniden üretmeye devam edecektir. Bu, insanlık onuruna yakışmayan bir utanç tablosudur.

#KurbanBayramı #ÇocukKatliamı #Gazze #Filistin #İnsaniKriz #SavaşSuçları #UluslararasıSessizlik #ÇocukHakları #İbrahiminReddi #Küreselİkiyüzlülük

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir